Bir Yaylacının Anıları…..

Yaylacılık Üzerine,

 

Çocukken yaylaya çıkmak hepimiz için çok erken bir saatte kalkmak ve zorlu bir yolculuğa hazırlık yapmak demekti. Katırlara yüklenen erzaklar, üç ay yayladan dönülmeyeceği düşünülürse özenle seçilmeliydi. “Katırcılık” o zamanlar bir meslekti ,belirli kişilerin işiydi ve  erzağı bitenlere çoklukla gönüllülük esasına dayalı erzak getirilirdi.

Biz sabah erkenden hayvanlarımızla birlikte yollara düştükten  sonra  yolculuk sabahın mahmurluğu ile başlar, ilk etapta zor gelen  belli bir mesafe kat edilir ancak ardından buz gibi pınarların (puarların) yanı başında mola verilip, evde hazırlanan kumanyalar  tüketildikçe  yaylaya çıkış serüveni tatlı bir şölene dönüşürdü.

Ne ilginçtir ki bütün bir kışı ahırında geçiren  inekler de bir müddet sonra yayla kokusunu alıp yolları ezbere gider olmuştur.

Yaylada elektrik  yoktu.Tüm yolculuk ve yerleşim organizasyonu gündüz gözüyle halledilmeliydi.  Genellikle sabah pişirildiği için sonradan buz gibi olan yumurta, domates, salatalık, ekmek , bazen  kara lâhana sarması  yaylaya çıkış serüvenin ideal menüsü olurdu. Pınar başlarındaki yemek molaları , asırlık çam ve gürgen ağaçlarının arasından , yer yer düzleşen orman patikalarından  yukarılara doğru tırmanılarak yapılan yürüyüşlerin en zevkli kesitleri idi. Hele hele Pokut yaylasına çıkışta yaylaya yarım saat mesafedeki Pilunçut kahvesine  ulaşmak , artık  dizlerimizin bağı çözülmüş olsa da bir sonraki tepede Pokuta ulaşacağımızın  işareti sayılır, içimiz sevinç dolu  yorgun bacakların adımlarını daha da hızlandırarak  yol alırdık hedefe doğru…