Gülsüm Hoca

ŞÜHEDA FISKIRACAK TOPRAĞI SIKSAN ŞÜHEDA

 

1974-75 eğitim yılında Atatürk İlkokulunda öğretmenlik yapıyordum. 3. sınıfları okutuyordum. Tüm öğrencilerim zihinden hesabı çok iyi yapan, çabuk ezberleyen pratik zekalı çocuklardı. Karadenizlilik gereği espri yönleri de çok gelişmişti. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yaklaşıyordu. Rahmetli Hasan Tahsin Kutlu öğretmenimizi sınıfa davet ettim. Birinci ağızdan Kurtuluş Savaşı’mızın öyküsünü dinledik. Çocuklar ona sorular sordular. O Cevapladı. O yıllarda 3. sınıfta İstiklal Marşı’mızın 10 kıtasını ezberlettiriyorduk. Öğrencilerimden bu güzel şiiri öğretmenimize okumalarını istedim. İsteyenler grup halinde okuyorlardı. Hüseyin Coşkun, Şefika Yücel, Filiz Sönmez, Hülya Gülay ve sınıfın çoğunluğu coşkulu bir şekilde tümünü okudular. Biz de gururla alkışladık. Üçlü bir erkek grubu tahtaya kalkmak istedi. Çok güzel bir şekilde başladılar. Birinci kıta, ikinci kıta, üçüncü kıta, dördüncü kıta, beşinci kıta, altıncı kıta çok güzel okunuyor. Tam yedinci kıtaya gelince bir kıkırtı başlıyor. Kendilerini tutmaya çalıştıkça eğilip bükülüyorlar. Yüzleri kıpkırmızı kahkahaları artık içlerine sığmıyor. Birbiri arkasına patlıyor. Hasan Efendi Amca ve ben sabırla bitirip oturmalarını bekliyoruz. Ne mümkün… Bütün gayretler boşa gidiyordu… Şiirin o kıtasını bilirsiniz; “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda” Benim öğrencilerim “sıksan” kelimesini konuğumuzun karşısında noktalı okuruz kaygısına kapılınca ortaya bu tablo çıkmıştı.  Biz onları yine de alkışladık. Karadeniz şivesi bize bu oyunu oynamıştı. Onlar kimler miydi? Arif Coşkun, İsmail Şişman ve Yaşar Tarakçı. Hepsine sevgi ve selamlar.

 

 

Hanife  Akay

DOĞRUSU   İÇİMDE   İÇİM DE   UKTE   KALDI  !

Atatürk ilkokulunda okuduğum dönemde bir gün okula müfettiş geleceği söylendi. Müfettişler geleceği zaman genellikle çok sıkı ve özenle öğrenciler tembihlenir ; bir hata ya da özür’e mahal vermeden o süreci geçiştirmek üzere hem öğrenciler hem de öğretmenler titizlik gösterirlerdi.

Bir teftiş günü, ben de öğretmenimiz ZATİ DEMİR (Giresun) tarafından tahtaya kaldırıldım.Tebeşiri elime aldım. Fakat solak’tım. Hoca daha önceden tembih etmiş olduğundan tebeşiri sağ elime aldım. Matematikten bir işlem yapmak üzere müfettiş tarafından söylenileni yapmaya çalışıyordum ki tebeşir elimden yere düştü.Hocaya bakarak tekrar sağ elime aldım tekrar düştü derken Müfettiş amca durumun farkına vardı ve “Ne oldu yavrum” deyince hoca “ Efendim, Hanife solak’dır “demek zorunda kaldı.Müfettiş’de al bakayım kızım sol eline tebeşiri,  “Solaklık kötü bir şey değil ki “dedi .Ben rahatladım, bir kız öğrenci olarak nice erkek öğrenciden daha hızlı ve soruya hakim biçimde  matematik problemini başarılı bir şekilde çözdüm.O dönemlerde rahmetli babam BAHADIR AKAY ‘ın hem manifatura hem bakkal dükkanı vardı. Müfettiş, “Sen kimin kızısın ?” deyince  babamın adını verdim. Yöremizde sevilip sayılan  babamı o dönemde herkes tanırdı. Müfettiş, elimi tutarak beni babamın yanına götürdü ve “Bahadır Bey bu kızı okut” dedi. Bende çocuk aklımla çok sevindim, heyecanlandım. Güzel bir sonuç bekliyordum, bu müthiş onurlu iltifattan..Gelin görün ki, babam beni  okul yerine “tarlaya” gönderdi. O dönemlerin “değerleri” arasında çocuk okutmak yerine  çok önemli ve gerekli görülen “Araziyi, Bağı, Bahçeyi, Korumak,  Kollamak  vardı..Bu uğurda değil eğitimi sürdürmek, evdeki gelinlik çağa gelmiş “kız” ı bile dışarıya vermek istemezler, ev’in geçimini sağlayacak olan ve her nedense yalnızca kadınlardan oluşan işgücünün sırtına acımasızca yaslanılarak toprakla- hayvanla  iç-içe yaşam  sürdürülürdü..Nice bedeller göz ardı edildi onyıllarca..Ben de bu dünya görüşünden nasibimi daha 12 yaşında iken aldım…Dosdoğru gönderildiğim  bahçelerde, dik yamaçlarda çalışmaya başladım, boğaz tokluğuna….Evet, arazimiz dağılmadı. Çocukluğumuzu hep birlikte   kardeş gibi geçirdiğim amcaoğlumla evlendirildim..Şimdi bakıyorum o dönemlerde Atatürk İlk Okulunda birlikte okuduğumuz arkadaşlarıma ve düşünüyorum..Benim yaşadıklarımın benzerlerini yaşayan başka çocuklar da vardı elbet..Acaba, örflerimiz ve ekonomik gücümüz  böyle olmasaydı, üniversiteye gidebilecek kadar okuyabilenimiz  çıkar mıydı??

                                                      Doğrusu içimde ukde kaldı.

 

 Bu hatıramı, Dünya Kadınlar Günü’nü hatırlayanlara, İşçi ve Emekçi Bayramını barış içinde kutlamak isteyenlere ithaf ediyorum.

 Dilerim, bu türden  traji-komik hikayeler artık  yalnızca anılarda kalmıştır. Bugünün kız çocukları inatla, istekle okumaya, gelişmeye,  çalışma hayatının en iyi noktalarına gelmeye özenle odaklanır, yollarına başarıyla devam ederler..  

                        Hanife Akay           2007 Ankara

                        Aile Lakabı           : Begiler

                        Doğum Tarihi      : 1945

                        Annesi                   : Mrhe.Nigar Akay

                        Eşi                          : Mh. Gündüz Akay

                       Çocukları     : Meryem-Alica Akay, Hacer Mutlu

                       Torunları      : Caner- Cihan- Nilay Akay  ; Seyda-Seyma Mutlu

 

 

Melik Kutlu

 

SANKİ BİLMEZSENN…..!!!!!

 

 MELİK KUTLU’NUN AĞZINDAN NEŞELİ BİR OKUL ANISI..

 

ANI’NIN AKTÖRÜ YUNUS KUTLU HADDİZATINDA…..

 

 Atatürk İlkokulunun kadim hocalarından, köy’ün yarısından fazlasını okutmuş, başöğretmenlik, sınıf öğretmenliği yapmış, her sınıfın,  her dersin eğitmeni olmuş, köyün bilgesi, sözlü tarih eksperi, şiirleri, yazıları, öğütleri, tuttuğu günlükle  tam bir belgelik referansı olacak ünlü büyüğü  merhum HASAN TAHSİN HOCA,  (İleride onu  daha fazla tanıtacağız..), günlerden bir gün,  yanında “bir müfettiş bey’le sınıfları dolaşıyor…

 

Girdikleri her sınıfta “mini bir gösteri” ile, Hoca, talebelere isimlerini soruyor, müfettiş sessiz dinliyor, izliyor.., ardından sevdikleri dersler, anaları, babaları falan filan soruluyor ve zıpkın gibi cevap verecek öğrenciler özellikle seçilerek, Hoca’nın şan’ı, okulun parlak öğrencilerinin  parlak zekalarının şöhreti ile birleşip, müfettiş’ten “TAM NOT” alma gayreti başarı ile sürdürülüp gidiyor..

 

Derken sıra, malum sınıfa geliyor. Sınıfta,  öğrencilerden  “Yunus Kutlu” var. Yunus, sempatik, girişken, parlak bir çocuk ve  hoca’nın sevgili bir torunu aynı zamanda…

 

Hoca, gelecek cevaptan gayet emin, sert bir askeri disiplin içinde sorusunu soruyor.., özellikle akrabalık durumlarını çaktırmadan ve soğuk bir mesafe içinde..

 

Cevap “PAT” diye, çabucak dökülüveriyor, Yunus’un ağzından…

 

Ağız kulaklara varmış, mutlu bir tebessüm, dişler tam tekmil ortada ve kırıtkan bir cevap…

 

SANKİ BİLMEZSENN…..!!!!!

 

 

Meryem Akay

                              YERLİ MALI HAFTASI

 

 

Bir zamanlar ilkokullarda “Yerli Malı  Haftası” diye kutlamalar yapılır, yerli malı tanımak, değerini anlamak ve korumak özendirilirdi…

 

Bildiğim kadarıyla, değil kutlama yapmak, artık müfredatlarda böyle bir konu bile yok .Toplumca yerli malın  ne olduğunu  giderek unutuyoruz. Köylü sınıf yok oluyor, üretmiyoruz ya da nüfusa yeten üretim yok..  Raflarda her geçen gün yeni bir ithal malla tanışıp, kendimize yabancılaşıyoruz.. İsraf ise diz boyu..

 

Bundan 30 sene önce, 1973-1974 yıllarında benim okuduğum  Atatürk İlkokulunda her yıl YERLİ MALI HAFTASI düzenlenirdi. Bu, biz öğrenciler için çok özel günler demekti. Harıl  harıl  ders dışında bambaşka bir

 

faaliyette bulunmak,  bizi heyecanlandıran, hayatımıza renk katan bir olaydı. Her türlü yaratıcılığımızı  kullanarak afiş ve süslemeler yapar,   öğretmenimiz konuyu belleğimize  iyice  sindirecek ne varsa onu kullanır hem öğrenir hem eğlenirdik.

 

Esasında yalnızca yerli mal daha  doğrusu yerel ne bulursak o malı kullanarak yaşamı sürdürmek hayatımızın doğal akışı içinde zaten vardı.

 

Bu eşya için de böyleydi, yiyecek içecek için de..

 

Hayvanlarımız için de, kendimiz için de yazın ne toplanıyorsa o, örneğin meyveler bile  kış boyu muhafaza edilip gelecek yaza kadar korunmak  üzere toplanır,   israf etmeden tüketmeye ayrı bir özen gösterilirdi.

 

Evler kalabalık, kışlar uzun, hasat zamanı kısaydı.

 

Yerli Malı Haftası Kutlamaları genellikle boş bir sınıfın konunun anlam ve önemine göre süslenmesi ile başlardı. Karton kağıtlar şeritler halinde kesilir ve üzerlerine  aşağıdaki atasözleri  renkli kalemlerle boyanarak yazılır, şekiller ve süslerle bezenip  duvarlara asılırdı. Bu  sözleri bugünün çocukları pek bilmezler..

 

* Ak akçe kara gün içindir. * Ayağını yorganına göre uzat.  * Damlaya damlaya göl olur.  * Har vurup, harman savurma.  * İşten artmaz, dişten artar.  * Güvenme varlığa, düşersin darlığa.  * Sakla samanı, gelir zamanı.  * Gençlikte taş taşı, ihtiyarlıkta ye aşı.

 

* Yerli malı Türk’ün malı, her Türk onu kullanmalı.

 

Verilen  tüm mesajlar “tutumlu olma” üzerineydi.

 

Yani, bugün cep  telefonuyla okula giden ilkokul çocuklarının da  buna izin veren velilerin  de anlayamıyacağı bir dil..

 

Yerli meyvelerimiz, yemişlerimiz de elbette, yöremizde ne buluyor, görüyorsak onlardan ibaretti..

 

Yani, muz’u, bilmez, portakalı tatmaz, kivi’yi rüyada görsek tanımazdık.

 

Bizlerin tadına doyamadığımız en anlı şanlı yemişleri

 

Şeker elması

 

Demir elma

 

Tüylü elma

 

Ğhala elması

 

Ğhaçaçur armudu

 

Harman armudu

 

Ğhoşegen armudu

 

Veruc ( Karayemişin kurutulmuş hali) fındık ve elma ile nefis gider

 

Fındık

 

Ceviz

 

Hurma

 

Kabak

 

Kestane

 

İdi…

 

Mutluyduk, tadını bildiklerimizle… Bilmediklerimizi de görmez ve merak etmezdik.

 

Sepetlerle okula taşır, düzenlemeler yapar, yer, üstüne bir de şiirler okuyarak “festival” e dönüştürürdük, o kutlu haftanın her bir gününü…

 

Haftanın  olmazsa olmaz finali ise çılgınca söylenen “İstiklal Marşı” olurdu hep..

 

Ne kadar da iz bırakmış bu unutulmaz günler..

 

Meryem Akay,2006 Ankara

 

Makrevis-Begiler

 

Baba: Begi Ali  Akay oğlu Gündüz

 

Anne: Begi Bahadır Akay kızı Hanife

 

ULUSAL BAYRAM VE HOPERLÖR 

 

Karedoğ’daki Atatürk İlkokulu başta eğitim olmak üzere , “ulusal bayram” lara,  müsamerelere  ve şartların her türlü zorluğuna rağmen bayramları “bayram “gibi yaşamaya özel önem vermiş, bu uğurda titiz çabalar göstermiş şipşirin bir okuldu.

 

Bizim zamanımızın Ulusal Günleri  okulca  gidip, ÇamlıHemşin Hükümet Konağı önünde diğer okullarla bir araya gelinip toplanılarak kutlanır, tören nizamındaki çocuk eğlencesi bir başka heyecan katardı hayatımıza…

 

Trompetler, çan sesleri   derenin sesini bastıran bir akustik yapar, üstümüzde bayram üniformalarımız, ellerimizde bayrak ve flamalarla  vakur bir eda içinde meydana- görev alanına doğru dizi dizi yürürdük. Dağların arasındaki dar vadiden süzülüp  gelen bu  yüksek sesli ve tempolu  kalabalık  ve   tören alanına yaklaştıkça artan alkış sesi heyecanı daha da artırır , bizler nihayet  yerimizi alır, etrafa ciddi bakışlar göndermeye başlardık.  Genellikle biz gelmeden çok önce herkesler toplanmış  olur,  Atatürk İlkokulunun gelişi sabırla beklenirdi.

 

Ekte gönderdiğim 23 Nisan 1972 Yılında ait  fotoğrafta da  görüldüğü üzere bir seferinde Atatürk şiiri okumam için kürsüye çıkmakA benim işim oldu ve heyecanla mikrofonu  kapıp başladım şiiri okumaya…

 

DİLE KOLAY, ilk defa kürsüde “Atatürk şiiri” okuyorum… Tam kürsüye çıktım ki gözüm aniden karşımdaki  iki direğe birden  monte edilmiş hoparlörlere takıldı.

 

Bu aleti hayatımda ilk defa görüyor, ne işe yaradığını bilmiyordum.

 

Başladım  şiiri okumaya.

 

 ben okudukça hoparlör de okuyor, ses yankılandıkça ben çoşuyor, ben çoştukça, yankı biraz daha büyüyor, sesler yükseldikçe yükseliyor,  ve ben kendi sesimi ayırd etmek için biraz daha bağırmaya başlıyor ve bu böyle sürüp gidiyordu..

 

O GÜN, adeta büyülenmiş, gözüm kimseyi görmeden “HOPERLÖR” İLE özel bir iletişim içinde kendimden geçercesine şiiri okuyup durdum..

 

Sanırım şiirin sonuna doğru yapmakta olduğum şey  avaz avaz bağırmaya dönüşmüştü…

 

Ama ben çok ama çok mutluydum..

 

Kendime hiç bu kadar hayran olmamıştım..

 

Hiç kimse ve hiç bir şey umurumda değildi.

 

Çoştukça çoşan bu küçük sarışın kız çocuğunun gösterisi seyirciyi  öyle ipnotize etmiş olacak ki, finalde kopan alkış tufanının  beni zorlukla kendime getirdiğini  hatırlıyorum.

 

Çocukluk yıllarımın unutulmaz anılarından birini oluşturan bu töreni ve hatta o gün bugün  Tvlerde gördüğüm ilkokul çocuklarının “şiir okuma heyecanını” hep gülümseyerek izlerim.

 

Tabii şimdiki çocuklar sunuların artık power-pointlerle, bilgisayar, projeksiyon, binbir çeşit mikrofon  vs. teknolojik ürün kullanılarak yapıldığını çoktan biliyorlar.

 

Hoperlör muhtemelen en ücra kasabalarda kullanılan demode bir alet oldu.

 

Ancak, bu “teatral şov’umun”yüreğimde bıraktığı  mutluluğun izinin hiç demode olmayacağından eminim.

 

Teknoloji nereye giderse gitsin, medeniyetle yeni tanışmış masum bir köy çocuğunun bu tatlı anısı ne zaman “TAŞ BİR MEKTEP”  ne zaman bir bayram sevinci görse canlanıp sahibine keyif vermeye devam edecek.

 

 Teşekkürler öğretmenim! Teşekkürler Karedoğ !

 

 Meryem Akay, 2007 , Ankara

 

1974 Mezunu

 

Makrevis- Begiler

 

Kardeşleri: Hacer, Alican

 

Yeğenleri  : Şeyda, Şeyma, Cihan, Caner, Nilay